18 Aralık 2011 Pazar


BAFA, DERTLİ GÖL, DERTLİ KÖY 4

HER DERDE ÇARE
BAFA, DERTLİ GÖL, DERTLİ KÖY 4
Abdullah Gürgün

İzmirli hemşerimiz Homeros ile zeytin arasında geçer:

Zeytin yaprakları, ağacın altında uyuyan HOMEROS’a seslenmiş :


“HERKESE AİTİM ve KİMSEYE AİT DEĞİLİM, SEN GELMEDEN ÖNCE BURADAYDIM, SEN GİTTİKTEN SONRA DA BURADA OLACAĞIM”

 

Zeytin ağacı neden çok uzun yaşar?


Yeryüzünde çok fazla sayıda 100 yaşın üzerinde zeytin ağacının olduğu biliniyor. Bunun sebebinin, zeytin yapraklarındaki "Oleuropein" maddesi olduğunu söyleyenler var. Bu madde zeytin ağaçlarını hastalık ve zararlılardan koruyormuş. Ayrıca yapraklarından çıkan "Kalsiyum Elenolaten" maddesi de zararlı virüs, bakteri ve mantarları yok ediyormuş.

 
Gerçektenzeytin ve zeytinyağının son yıllarda tüm dünyada çok aranan, kullanılan ve sevilen bir madde olmasında bu yararların rolü olsa gerek.

Bulabildiğimiz kadarıyla bazı örnekler verelim. Bazı rahatsızlıklarımızın iyileşmesine yardımcı olabileceği belirtilen bazı zeytinyağı kürleri şöyle:
 
Egzama: Eşit miktarda zeytinyağı, çiğ süt ve su, iyice karıştırılıp, egzamaya sürülür.
 
Kalp ve karaciğer hastalığı: Sabahları aç karnına bir çorba kaşığı içilmelidir.
 
Nezle ve grip: Zeytin ağacının dalları ve yaprakları kaynatılarak buharı teneffüs edilir.
 
Şeker hastalığı: Yemeğe başlamadan önce 35-40 damla zeytin özü, bir bardak suya damlatılarak içilir.
 
Tansiyon-yüksek kolesterol: 4 çay bardağı suya, 20 tane zeytin yaprağı konur. 3 çay bardağı su kalıncaya kadar kaynatılıp süzülür. Günde bir çorba kaşığı içilir.
 
Yara ve iltihaplar: Yaprakları ile çok körpe dalları dövülerek yara üzerine konulur. Siyatik için de uygulanır.
 
Yüksek ateş: 50 gram zeytinyağı bir litre su ile karıştırılıp kaynatıldıktan sonra, yemeklerden önce birer çay bardağı içilir.
 
Zatürree: 4 saat arayla birer kaşık zeytinyağı içilir.
 
Zona: Yakıcı ağrılara sebep olan bu cilt hastalığında, önce eşit oranda karıştırılan su ve sirke ile kompres yapıldıktan sonra, zeytinyağı ile masaj yapılır.


Kuşkusuz tüm sağlık sorunlarında olduğu gibi bu konuda da doktırumuza danışarak hareket etmenizi salık veririz. Bunlar internetten bulunmuş bilgilerdir.


Ancak 1970”lerden bu yana zeytiınyağının yararları heryerde konuşulmaya, araştırılmaya başlandı.


Bu araştırmalar kalp hastalığına en az yakalananların Akdenizliler olduğunu ortaya çıkardı. Bunun nedeni Akdenizlilerin bol miktarda zeytinyağı tüketmelerine bağlandı.
 
Gençlik ve ergenlik çağlarında bedenin zeytinyağına gereksinme duyması, yaşlılıkta zeytinyağının kalsiyum kaybını önleyerek kemik erimesine engel olması, hamilelikte, bebeğin hücre ve sinir sisteminin olusturulmasına katkıda bulunması, damar sertliğini önleyici rol oynaması, antioksidanlar açısından zengin bulunması, zeytinyağı kullanımını arttırdı.
 
Lokman hekim ilacı niyetine zeytinyağı…
 
Sağlığa olan olumlu katkılar, zeytinyağına büyük değer kazandırdı.
 
Bu değerli ürünü veren ağaca gereken değeri veriyor muyuz?


Zeytin ağacı dese ki:


”Ben insanlara sunulan en güzel armağanlardanım. Verimli, yararlı, lezzetli, faydalı ürünler veren bir ağacım. Yağımı sıkın, yemeğnize koyun, yapraklarımı kurutup, kaynatın için sağlığınıza kavuşun, dallarımı kullanın, yakmayın, eşya yapın, koltuk, sandalye, süs yapın, kaşık yapın, tabak yapın, hep sizinle kalayım. Meyvelerimi toplarken beni dövmeyin, dallarımı kırmayın Gelecek yıl size gene meyve vereyim, Yaşlandığımda beni gençleştirin, dallarımı budayın, ömrüm uzasın, Sizin bahçenizde, tarlanızda, bölgenizde, ülkenizde yetiştiğim için mutlu olun. Kutsal kitaplarda, kutsal ağaç sayıldım, beni koruyun. Beni gelecek nesillere bırakın”.

Dediklerini yapar mısınız?




BAFA, DERTLİ GÖL, DERTLİ KÖY 3

ZEYTİN YAĞI, ALTIN SUYU
BAFA, DERTLİ GÖL, DERTLİ KÖY 3
Abdullah Gürgün
Geçenlerde Stockholm’de bir mağazada özel bir zeytinyağı köşesi gördüm. Genç bir delikanlı önündeki, güzel şişlere doldurulmuş zeytinyağlar hakkında bilgi veriyor. Bol bol satıyor. Şişeler yarım litrelik. Fiyatlar 239, 259, 279 ve 299 İsveç kronu. Litresi, düz hesap ne eder? 480, 500, 560 ve 600 İsveç kronu… Türk lirasına çevirmek için dörde bölün. Ortalama, 150 Lira. Küçücük ekmek parçaları ve ufacık kaplara da zeytinyağı koymuşlar tadıp beğendiğinizden alıyorsunuz.

Delikanlıyla biraz sohbet ettim. Bunlar Yunanistan ve İtalyan zeytinyağlarıymış. Bizim zeytinyağlarını Yunanistan’a ve İtalya’ya ucuz, ucuz satıyoruz, siz de burada bu fiyata millete satıyorsunuz dedim. O da haklı olarak, “bu branşta çok hile oluyor ama neden siz de kendiniz satmıyorsunuz?” yanıtını yapıştırıverdi.

Zeytinimizi de öyle yapmıyorlar mı? “Bafa zeytini yiyecek zeytin olarak makbul değil” propagandası yaparlar. Ne ki, Bafa’ya gelen konuklarım Bafa zeytininin tadına bakınca bayılıp kalıyorlar. Bu nasıl oluyor? Çeşitli kentlerden, ülkelerdenkonuklarım geldi hepsi bayıldı Bafa zeytinine.

Öte yandan ucuza kamyonlarla satın alıp başka zeytinlerle karıştırıp, mükemmel fiyatlarla satıldığına da tanık oluyoruz.

Bafa’da üreticiye verilen para kilo başı 4 – 5 Lira. Hatta düne kadar 4 lira bile değildi. Yunanistan ve İtalya yağı güzelce işliyor, süslüyor, güzel şişelere dolduruyor ve otuz katı fiyatına Avrupalıya satıyor.

Bu gerçeği dikkate alıp pazarlama yolları bulmak zorunluluğu var. Artık günümüzde, üretme zahmetinden ve masrafından çok tanıtım ve pazarlamayı düşünmek gerekiyor. Bakınız hiç faydası olmayan bisküvi, meşrubat türü şeyler bile nasıl satılıyor. Tanıtımın önemi ortada değil mi? Ancak burada da karşımıza yine birlik olmak, güçlenerek harekete geçmek gerekliliği karşımıza çıkıyor.

Yine Stockholm’ün merkezinde yalnız zeytin, zeytinyağı, sabun satan bir mağaza var. Sahibi İsveçli bir arkeolog. Yunanistan’da zeytinyağlı yemeklerle tanışmış ve zeytine, zeytinyağına gönül vermiş. Öğrenmiş, türlü çeşitli zeytin ve zeytinyağı satıyor. Konferanslar düzenliyor. Gruplara zeytinyağı ve marifetleri hakkında bilgi veriyor hem konferans için para alıyor hem de sattığı ürünler için.

1. Viyana'da Zeytinyağı dükkanı

Yine Avusturya başkentinin tam göbeğinde 1. Viyana’da çok lüks bir zeytin /zeytinyağı dükkanı görmüştüm. Orası daha da pahalı bir yerdi. Sanki mücevherci dükkânına girmişsiniz gibi fiyatlar konmuştu. Yemeğe katılan bir yağ değil de çok pahalı bir ilaç alıyormuş gibi de hissedebilirdiniz kendinizi.

Çeşitli ülkelerden getirilmiş zeytinyağları ve zeytinyağlı ürünler altınsuyu fiyatına satılıyor

Şimdi anlayabiliyor musunuz neden Türk köylüsünün belinin bükülmek, tarımımızın yok edilmek istendiğini?

Bafa'da fırınlara yakacak olarak satılan zeytin ağacı elişi yapmaya elverişli çok kıymetli bir ağaç.
Filistin'de ve İsrail'de zeytin ağaçlarının en  ince dallarını bile değerlendirdiklerini görmüştüm. Bunlardan mükemmel ev eşyaları, hediyelikler yapılıyordu. Zeytinin herşeyinden yararlanıyorlardı.
Kazanç var bu işte. Herşeysiz yaşanır ama yemeden, içmeden yaşanır mı? Dünyamız, çölleşmekte, ekilir biçilir topraklar ve su azalmakta.

İşte o nedenle köylümüzün, çiftçimizin elinden yok pahasına topraklarını ele geçirme planı uygulanıyor. Buna direnebilecek, ürünü pazarlayacak güçlü kooperatifler, ortaklıklar kuramazsak yok olup gitmekten de kurtulamayacağımız açık değil mi? Kim önderlik edecek buna?

Şimdi anlıyor musunuz zeytinyağına neden Altın suyu dediğimi?

Şiirlere öykülere girmiştir zeytin. Bakın Bedri Rahmi Eyüboğlu ne diyor şiirinde:


SİTEM
 
Önde zeytin ağaçları arkasında yar  
Sene 1946
Mevsim
Sonbahar
Önde zeytin ağaçları neyleyim neyleyim
Dalları neyleyim.
Yar yoluna dökülmedik dilleri neyleyim.
 
Yâr yâr!.. Seni kara kaplı bir bıçak gibi sineme sapladılar
Değirmen misali döner başım
Sevda değil bu bir hışım
Gel gör beni darmadağın
Tel tel çözülüp kalmışım.
Yâr yâr
Canımın çekirdeğinde diken
Gözümün bebeğinde sitem var.

  
 
Zeytin’in değerini anlatacak insanlar gerekli Bafamıza da… Bakın Doktor Mehmet Uhri,"Zeytin Teri" öyküsünde nasıl anlatıyor Köy Enstitüsü mezunu bir öğretmenin zeytin ile uğraşma öyküsünü:
 
”Zeytin’in Teri”  yazısından bir bölüm:
 
Kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı. Emekli olduktan sonra zeytinciliğe başladığından, sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan söz etti.
 
- Zeytinin hikmetini bilir misin? Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız. Giderek ona benzemişiz.
 
- Nasıl yani?
 
- İnsan da doğanın meyvesi değil mi? 
 
Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup; 
 
- Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp yağını çıkarıp posasını da sabun yapıyoruz. Yani heba olup gidiyor. Bir kısmını sofralık ayırıyor, selede tuza yatırıp acı suyunu atmasını buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz.  Veya salamura yapıp olduğundan daha sişkin gösterişli hale getiriyoruz. Insanlara da böyle yapmıyor muyuz? Okullarda okutup okutup hayata hazırladığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları.
 
-Sizin köy enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi? diye soracak oldum. Hanımına baktı, gülüştüler.
 
- Hurma zeytini bilir misin?
 
- Bilmem. Hiç duymadım.
 
- Ege’nin bazı yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar zeytinin terini giderir, acısını dalında alır. Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığında yenmeye hazırdır anlayacağın. Eeee, Köy Enstitüleri de böyleydi. Dalında olgunlaşan zeytinler gibi insanları oldukları yerde yetiştirmeyi, onların bilgilerini de diğer insanlara bulaştırmayı amaçlamışlardı. Doğup büyüdükleri ortamda olgunlaştırıyorlardı, insanı. Hayata hazırlıyorlardı.
 
Sustuğumu görünce. Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.
 
-İşte bu yüzden, öğrendiklerimin zekatını vermek, zeytinin terini hatırlatmak için buradayım, doktorcuğum, unutulsun istemiyorum, dedi.
Dr. Mehmet Uhri

Bir şiir de Sennur Sezer’den sunalım:

ZEYTİNİ SÖYLEYELİM


Zeytin eğri büğrüdür
Ama kayalardan fışkırır
Yedisinde meyve verir ve ölmez.
Görülmez öldüğü
Ağır aksak meyvelense de
Kısır kalmaz, kadınımızdır.

Zeytini söyleyelim zeytini
Korkmaz kuraktan 
Çirkindir yararlı olduğunca
Meyvesi dövülerek alınır
Çekirdeğine kadar işlenir.
Mevsimden mevsime bakılır yüzüne, insanımızdır.

Zeytini söyleyelim zeytini
Kutsal kitaplarda ona andolunmuştur
Çünkü vermezse meyvesini aç kalınır
Ne zaman kalır çocuğa bilinmez
Yerini hep bir genç ağaç doldurur
Ölümsüzdür işçimizdir.


Zeytini söyleyelim zeytin hakkı için
Kayayı delen delici hakkı için
Bu buruşuk ekmek katığı için
Yağı alınan çekirdeği hakkına
Hak yerde kalmayacaktır

Sennur Sezer

Sevgili Bafalı hemşerilerim, Değerli zeytin ve zeytinyağı sevdalıları bir kez daha yüksek sesle ZEYTİNİ SÖYLEYELİM!


13 Aralık 2011 Salı

ZEYTİN GÜNCESİ

Hamdi Topçu

Onu, ilk kez Küçükkuyu’daki zeytinyağı müzesinin satış bölümünde görmüştüm. Geçen yüzyılın “Çekiyorum, çeektim!” diyen kasaba fotoğrafçısına poz verir gibiydi. Siyah gür saçlarına kırmızı gül sokunmuş , gonca ağızlı bir genç kadın: Refika Hanım. Resmi “Adatepe, Hakiki Sızma Zeytinyağı” yazısıyla çevreleyip gülabdanı andıran zeytinyağı şişesinin üstünde yapıştırmışlar

Onun daha önce ne hikayesini duymuştum, ne de böyle bir Zeytinyağı markasından haberim vardı. Kimdi Refika Hanım?

İlk anda, o markanın sahibi ya da o ailenin saygın bir bireyi diye düşünmüştüm. Oysa Refika Hanım, Hanım, geçen yüzyıldan bu yana yörede farklı biçimlerde anlatılan hikâyelerin kahramanıymış. Hatta pek bilinmeyen bir türküsü de varmış:
Dere kunduzu musun
Aman da Refika’m
Seher yıldızı mısın
Çok bekledim gelmedin.
Fidan da boylu Refikam
Miralay kızı mısın...

Ticaretten, para kazanmaktan hiç anlamasam da marka yaratmanın, pazarlanmadaki işlevini bilenlerdenim. Satılacak malın kalitesi kadar, adını akıllara kazıyacak bir hikâyesi de olmalı.
O gezide zeytin üreticisi olsam da Refika Hanım yağlarından tadımlık aldım. Aradan geçen zaman içinde de Refika Hanım’ı unutmadım.

Bu pazar günü Milaslı Osman Menteşe’nin Ağaçlıhöyük’teki zeytin işletmelerine davetliydik.

Osman Bey’in, zeytin yetiştiriciliğini ve zeytinyağı üretimini yöremizdeki binlerce zeytinciden çok daha farklı yaptığını, hatta onun “Menteşe Som” ve “Menteşe Olio Mylasa” markaları yanında Milaslıların Madam Murat olarak tanıdığı Fransız asıllı nineleri Suzanne Dugeny anısına “Suzan Nine-Grand Maman Suzanne” markasını dünya piyasalarına sürdüğünü de biliyordum.

Gezimiz, zeytinlikten başladı. Onun ağaçları da yöremizde çok yaygın üretilen memecik türüydü. Ağaçların tepe budamaları çok sertti. Ağaçlar, bu budamadan olsa gerek, zaman içinde adeta salkım söğüt görünümü kazanmışlar.Osman Bey, bu budamanın yararını, “Bu sayede daha etkili ilaçlama ve daha kolay hasat yapabiliyorum.” diye açıklıyor.

O, sırıkla zeytin silkmeye şiddetle karşı. “Sırıkla zeytin silkilirken gördüğümde kendimi dayak yiyormuş gibi hissediyorum.” diyerek açıklıyor tepkisini. O, hasadını silkme makinesiyle (ben ona titrektırmık diyorum.) yapıyor. Titrektırmık,“Zeytin bir yıl ürün verir bir yıl vermez!” masalını çöpe atacak bir makine. Çünkü filizleri kırmıyor. Hatta dallar arasındaki kuru filizleri de temizlediği için verimin artmasını sağlıyor. Titrektırmıkla düşürülen zeytinler, ağaçlar altına serilen örtüler sayesinde toprakla temas etmeden kasalara dolduruluyor ve derhal sıkıma gidiyor. Ona göre zeytin fabrikaya ne denli çabuk giderse o kadar iyi.

Daha önce hep devasa yağhaneler gördüğüm için Osman Bey’in yağhanesinde ilk önce şaşırdım. Neredeyse 20 metrekarelik bir oda. Odada birkaç makine ve üç tane yağ tankı. İçerde tek görevli var. Her taraf pırıl pırıl; de ki ameliyathane. Dışarıda sınıflama makinesinde çerden çöpten iyice ayıklanan zeytinler, o küçücük odada yağ olup özel tanklara doluyor. Sıkımın hiçbir aşamasında üretime el değmiyor.

Yağhanede bir oda daha var; sanki laboratuar. Sıkılan yağların asit derecesi, aroması burada kontrol ediliyor. Tanklarda en az bir ay dinlendirilen yağlar, yine aynı titizlikle doldurularak ABD’ye dek birçok ülkede pazarlanıyor. Onun geçen yıldan bir kilo bile satılık yağının kalmaması bu titiz çalışmanın ve markalaşmanın doğal sonucu.

Bir ara sıkılan yağların karasuyu ve pirinası nerede diye merak ediyor; kimselere haber vermeden binanın çevresini dolaşıyorum. Osman Bey, oldukça derin ve geniş bir çukur kazdırmış. İçini de naylonla kaplatmış. Pirina da karasu da buraya doluyor. Aktığı yerde ot bitirmeyen karasuyun bu şekilde kontrol altına alınması birçoklarına ayrıntı gibi görünebilir; ama bu tür ayrıntılar, “marka yaratma” heveslilerinin vazgeçilmezi olmalıdır.

Aralık ayı da neredeyse yarılandı. Yağhanenin geniş bahçesinde eylül günlerini aratmayan bir güneş altında otururken “Zeytin ve zeytinyağı fiyatlarının kaç yıldır artmıyor. Oysa ilaç, mazot ve işçilik ücretleri durmadan artıyor.”diye yakınan zeytincilerimizi düşünüyorum. Onların kaçı, kehribar yağlarıyla “Refika Hanım”, “Suzan Nine” gibi markalar yaratma bilgisine, görgüsüne, gücüne ve desteğine sahip? Oysa, devlet önayak olsa, destek verse; bir araya gelseler, kooperatifler kursalar  hem zeytincimizin hem zeytinciliğimizin yazgısı da değişmez mi?

Köy meydanına doğru yürürken sağlı sollu harabeye dönmüş evler arasından geçiyoruz.

Yabancı konuklardan biri,

“Bu köy çok yoksul olmalı.” diyor.

“Hayır, Ağaçlıhöyük varlıklı bir köydür. Okumuşu yazmışı da çoktur.” diyorum.
Daha çok şaşırıyor. Belli ki bu yarısı yıkılmış evleri, yola akan sığır pisliklerini, o pisliklerde eşinen tavukları okumuş yazmışlıkla ve varsıllıkla bağdaştıramıyor.

Bir yanda gelişmiş dünya standartlarında bir üretim, bir yanda geleneklerin, adamsendeciliklerin, çaresizliklerin ve yalnızlıkların pençesinde debelenen köylüler.

Otobüsümüz Milas- Bodrum yol sapağına yaklaşırken, gözüme bir eşeğe zeytin çuvalları, ötekine zeytin odunu sarmış köylüler ilişiyor. Adamın elinde uzun sırık, kadınların kollarında sepetler. Hepsi yorgun, hiçbiri kafasını kaldırıp yanından geçen otobüse bakmıyor. “Her şey çocukluğumdaki gibi.” diyorum. Aradan geçen yarım asır. Hasan Hüseyin Korkmazgil dolanıveriyor dilime:

Dostum dostum güzel dostum
Bu ne beter çizgidir bu
Bu ne çıldırtan denge
Yaprak döker bir yanımız
Bir yanımız bahar bahçe

İçimden “Osman Menteşeler çoğalmadıkça bu yazgının değişeceği yok.” diye geçiriyorum. Ama güzel bir günün mutluluğunu yaşayan dostların tadını kaçırmamak için onlara hiçbir şey hissettirmiyorum. Çünkü bu toprakların bilge duruşlu şairi Ayhan (Çıkın) ağabeyin “Zeytinci Hurşit’i sol böğrümden:

“iyi olmak dostum,
sabahları fırtınalar kopsa da dışarıda
kara kara bulutlar sarsa da dünyayı
içinde güneşle erkenden
uyanabilmektir dünyaya.”

diye sesleniyor.

Hamdi Topçu

11 Aralık 2011 Pazar

ZEYTİNCİ HURŞİT 4

ÇARIK
I

Hüsmen hassastı ayakkabı konusunda
çarıktan pabuca terfi yıllarını düşündü günlerce
- kadınların çarık bezi yıkamaktan
erkekler için çarık giyip çıkarma törenlerinden -
kurtuluşunu anımsadı
Koca Çınarın dibinde kahve içerken

Çarıkların giyip çıkarılması
bakımı da uzmanlık isterdi
akşam tarladan dönünce eve
kemik gibi olurdu sabaha
çıkarıldığı gibi kalırsa ayaktan
giyemezdin çarığı bir daha.

Kaz Dağının karlı günlerinde
en turuncu rengini denizle paylaşırken güneş
çarık gibi ortopedik değildi
yeni lastik pabuçlarda Hurşit’in ayakları
yapağı çorapla pek bahtiyardı.

Çarık çok önemlidir kıratlı yıllarda
her satiyandan olmazdı çarık
alınırken  çarıklık deri pazardan
bir çarık uzmanına danışılırdı
hazır deriden çarık çıkarmayı
ustalıktan saymazdı çarık ustaları
gidip çarıkçıya
bir çarık diktirirdiniz mi ayağınıza
ayaktan dize kadar çıkan ibrişimi
kenevirden dokunur
- urgancılar yapardı genellikle bu işi -


II

Farklı yapar her çarıkçı çarığını
erbapları bakınca anlarlar
çarığın hangi ustanın elinden çıktığını
kışta kıyamette, her türlü iklimde
rahatça giyilir Emin ustanın çarığı.

Peykeden sarkan ayaklarda
ayni malzemedendi pabuçlar - renkleri farklı-
kara lastikten yapılma “domuz pabuçları”
yanlarından lastik lastik üstüne yamalı

Yeni bir sektör türedi
eşeğiyle köy köy gezen
yamacılık yeni bir iş dalı oldu
lastik pabuçları tamir eden
bazıları nasırını dokunmasın diye
delik açtırırdı lastik pabucuna
sorunlu yerlerinden.

T. Ayhan ÇIKIN
İzmir, Şubat 2005

29 Kasım 2011 Salı

ZEYTİNCİ HURŞİT 3


AJANS SAATİ

Akşam saatlerinde
ajans başlayınca diyotlu radyoda
ses kesilir kahvede
çıt çıkmaz kimseden

Geceleri kahveyi dolunay gibi aydınlatan
lüks lambasının fıs-fıs sesinden başka
Kır atlı heykelciğin Ankara’daki temsilcisi
konuşurken radyoda, mutlanırdı yüzler
bir tebessüm yayılırdı 
köy adamlarının bıyıklarından


Sessizlik içinde,
gözü yamalı pabuçlarda Hüsmen’in
peykede dizi dizi oturmuş
çerden çöpten insanlar
benizleri sarı,
 yüzleri solgun
 avurtları çökük
çıt çıkarmadan gözlerini dikmişler radyoya
aşağıdan yukarıya birer heykel olmuşlar
yırtık şapkalı


T. Ayhan ÇIKIN